Bağışçı Yorgunluğu
Sivil toplumda sıkça duyduğumuz bir yakınma vardır: “Bireysel bağışçılar artık yoruldu.” Peki, bu gerçekten bir yorgunluk mu; yoksa kökleri daha derinde yatan bir güvensizlik krizine bulduğumuz kibar bir bahane mi?
Asıl mesele, insanların bağış yapmaktan yorulması değil; kime ve neye güveneceklerini bilememelerinden kaynaklanan bir tereddüt halidir. Bu tereddüdün ardında, Türkiye sivil toplumunun kendine özgü, iki temel dinamiği yatıyor.
Parçalanmış Güven: Küçük Olsun Benim Olsun Paradoksu
Sivil toplum alanına baktığımızda, büyük ve köklü yapılar yerine binlerce küçük ve kaynakları yetersiz örgütün oluşturduğu parçalanmış bir manzara görürüz. Bu durum, genellikle mevcut yapılara duyulan güvensizlikten beslenir: “Bu STK’nın yönetimine güvenmiyorum, o zaman kendi örgütümü kurayım.”
Ne var ki bu iyi niyetli hamle, kendi içinde bir paradoks yaratır. Yeni kurulan örgüt, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarını işletecek kaynaklardan yoksun kaldığı için kendisi de güvenilir bir kimlik kazanmakta zorlanır. Potansiyel bir bağışçının gözünden bakıldığında bu tablo şöyledir: Yüzlerce seçenek var; ancak hangisinin gerçekten etki yarattığını, hangisinin kaynakları doğru kullandığını anlamak neredeyse imkânsız. Bu bir yorgunluk değil, seçenekler arasında yaşanan bir tereddüt felcidir. Bağışçı, yanlış bir karar vermektense hiç karar vermemeyi tercih eder.
Risk Algısı: Siyasi İklimin Gölgesindeki Cömertlik
Özellikle hak savunuculuğu alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, idari ve siyasi iradenin radarı altındadır. Haklı ya da haksız gerekçelerle yaptırımlara uğrama, varlıklarının dondurulması veya kapatılma riskleriyle karşı karşıyadırlar. Bu durum, bağışçının zihninde basit bir soruyu tetikler: “Desteklediğim bu yapı, yarın var olacak mı?”
Bu, bağışçının bir etki analizinden çok, bir risk analizine yönelmesine neden olur. Bağış eylemi, sadece bir amaca destek olmak değil, aynı zamanda potansiyel bir risk almak anlamına gelir. Sonuç olarak, bireysel bağışlar, “radarda” olmayan, geleneksel değerleri pazarlayan ve daha az riskli görünen cemaat yapılanmaları gibi yapılara doğru kayabilir. Bu bir yorgunluk değil, rasyonel bir öz koruma içgüdüsüdür.
Peki, Çözüm Ne?
Bu sistemik sorunlar karşısında STK’ların bağışçıyı “yorgun” olarak etiketlemesi, sorumluluğu en kolay yere atmaktır. Oysa çözüm, tam tersine, bu güvensizlik ikliminde bir “güven adası” olabilmekten geçiyor. Bu, sadece yıllık bir rapor yayımlamaktan daha fazlasını gerektirir. Finansal tablolardan yönetim kurulu karar tutanaklarına kadar her süreci proaktif bir şeffaflıkla kamuoyuna açmayı; etkiyi sadece rakamlarla değil, sahadan gelen gerçek hikâyelerle, dokunulan hayatlarla göstermeyi ve en önemlisi, her bir destekçiye, verdiği en küçük katkının bile ne kadar değerli olduğunu ve neyi başardığını kişisel olarak hissettirmeyi içerir.
Sürdürülebilirlik, yorulmayan yeni bağışçılar bulmak değil; mevcut destekçileri, tüm bu belirsizliklere rağmen size inanmaya devam edecek kadar güçlü bir güven ilişkisiyle misyonun ortağı yapmaktır.
Zira güven, yorgunluğun tek ilacıdır.